ÇeviriDergisi.net Hoşgeldiniz

Avatar

Çevirmenler için bilgi ve haber kaynağı

Türkiye Yazma Eserler Başkanlığı kurulacak

ANKARA -AA- TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu, tali komisyon olarak ele aldığı Türkiye Yazma Eserler Başkanlığı kurulmasını öngö ren kanun tasarısını kabul etti.
Tasarıya göre, Kültür ve Turizm Bakanlığına bağlı olarak merkezi İstanbul’da kurulacak olan Türkiye Yazma Eserler Başkanlığı için Ankara ve Konya’da bölge müdürlükleri oluşturulacak.
Başkanlık, yazma eser kütüphanelerinin, alanında uzmanlaşmış birimler olarak etkin şekilde hizmet vermesini sağlayacak.
Kurum, kültür mirası yazma ve eski harfli basma eserlerin toplanması, korunması, sağlıklı biçimde geleceğe ulaştırılmasıyla bilim, kültür ve sanat dünyasının hizmetine sunulmasına yönelik faaliyetlerde bulunacak.
Faaliyetler kapsamında, kütüphanecilik standartları geliştirilecek, fiziki koruma ve güvenlik şartları oluşturularak eserlerin sağlıklı bir şekilde saklanması sağlanacak. Eserlerle ilgili çeviri, sadeleştirme ve tıpkıbasım çalışmalarıyla içerik incelemeleri yürütülecek, desteklenecek ve yapılan çalışmalar yayımlanacak.
Yazma eserlerin orijinal dilinde matbu harflerle yazılması, eserlerin dijital ve dijital olmayan ortamlarda arşivinin oluşturulması, eserlerin tanıtılmasının sağlanması da kurumun faaliyetleri arasında yer alacak.
Başkanlık; hat, tezhip, ebru, ciltçilik gibi geleneksel Türk el sanatlarıyla ilgili eğitim programları düzenleyecek, eserlerin tespit ve tescil işlemlerini yapacak, gerektiğinde Yazma Eserler Enstitüsü kurabilecek.
Başkan, 4 yıllık süre için atanacak. Bölge müdür ü, ana hizmet birimi daire başkanı, yazma eser uzmanı ve yazma eser uzman yardımcısı kadroları oluşturulacak.
Başkanlık, görev ve hizmetleriyle ilgili döner sermaye işletmesi kurabilecek,ulusal ve uluslararası bilimsel araştırma, etüt, film ve proje gibi işleri yerli ve yabancı gerçek veya tüzel kişilere sözleşmeyle yaptırabilecek.
Kurum, görev alanına giren konularda üniversiteler veya uzman kurum ve kuruluşlardan danışmanlık hizmeti de satın alabilecek.
Bütün işlemler, düzenlenen kağıtlar, damga vergisi ve harçtan m üstesna tutulacak kurum, taraf olduğu davalarda ve icra takiplerinde yargı harçlarından ve teminat yatırma mükellefiyetinden muaf olacak.
İllerde belirlenen kütüphanelere ait eserler ve buralardaki demirbaşlar, Başkanlığa devredilecek.
Tasarıyla Türkiye Yazma Eserler Başkanlığının merkez teşkilatına 206, taşra teşkilatına 158, döner sermaye işletmesine ise 6 olmak üzere toplam 370 kadro ihdas edilecek.
Tasarıyı komisyona sunan Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Gü nay, Türkiye’nin yazma eserler açısından dünyanın en zengin ülkelerinden birisi olduğunu söyledi.
Kütüphaneler Yayımlar Genel Müdürlüğünde 167 bin, müzelerde ve Milli Kütüphanede 210 binin üzerinde yazma eseri olduğunu ifade eden Günay, yazma eserlerin korunduğu kütüphanelerin, personel statüleri ve çalışma şartların ın, Anadolu’nun herhangi bir yerindeki ilçe kütüphanesinden farklı olmadığını bildirdi.
"Aynı personel yapısıyla, maddi imkanlarla, teknik şartlarda, sıradan bir okuma salonu niteliğindeki bir kütüphanede hangi şartlarla çalışılıyorsa, bir hazine değerindeki yazma eserler kütüphanelerinde de bu vasıflarla çalışıyoruz" diyen Günay, tasarının bu konularda yeni bir düzenlemeyi içerdiğini kaydetti.
Ertuğrul Günay, "Başkanlığı; bakanlığa bağlı, tü zel kişiliğe haiz özel bütçeli bir idare olarak kurmaya çalışıyoruz. Kütüphaneler Yayımlar Genel Müdürlüğüne bağlı kütüphanelerdeki 167 bin eserin 106 bini İstanbul’da. Bu nedenle başkanlığın merkezini de İstanbul’da kuruyoruz. Tasarıyla, Kütüphaneler ve Yayımlar Genel Müdürlüğüne bağlı 28 kütüphane, 14 yazma eser k ütüphanesi ve 14 halk kütüphanesi ile bakanlık bünyesindeki birimlerde bulunan yazma eserler tek bir birim altında toplanmaktadır. Merkez İstanbul’da olacak, Ankara ve Konya’da da iki bölge müdürlüğü olacak" diye konuştu.
Tasarı, daha sonra komisyonda kabul edildi.
Bu tasarının kabul edilmesinin ardından, verilen bir önergeyle, Karayolları Genel Müdürlüğünün Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Tasarısı gündeme alındı. Tasarı, alt komisyona sevkedildi.

 

Kaynak: Netgazete.com

2009′un iz bırakan çeviri romanları

image

Nobelli yazarlar Saramago, Coetzee ve Clézio’nun yeni kitapları özgün dillerinde yayımlanır yayımlanmaz Türkçeye de çevrildi. Sadece edebiyat çevrelerinin değil çok daha geniş kitlelerin yakından tanıdığı yazarlar Salman Rushdie, Isabel Allende ve Elsa Morante’den de güzel kitaplar geldi bu yıl. Bir de her zaman olduğu gibi, daha önce adını pek duymadığımız ama hoş sürpriz yapan yeni isimler girdi okuma alanımıza

ASUMAN KAFAOĞLU-BÜKE (Arşivi)

Her aralık ayı geldiğinde evler, sokaklar Noel Babalı süslerle donatılırken, gazeteler de listelerle donanmaya koyulur. Yılın en iyileri, en korkunçları, en güzelleri, en unutulmayacakları derken adeta yeniden yaşanır bütün bir yıl. Bu arada listelerin sıkı eleştirmenleri de çıkar. Bu sene Publishers Weekly’nin listesi sırf erkek yazarlardan oluştuğu için, New York Times’in listesi de fazlaca çok satan barındırdığı için eleştirildi. Herkesi mutlu edecek bir liste elbette olanaksız, bu yüzden de yılın en iyileri yerine, bu yıldan akılda kalanlar demek işi biraz kolaylaştırır. Bu işe girişirken önüme 2009’da okuduğum çeviri romanları ve birkaç tane de biyografi aldım sadece. Elime ulaşmayan ya da gözümden kaçan söz edilmeye değer eserler mutlaka vardır ama bu liste sadece bir hatırlama ve hatırlatma.
2009 klasikler açısından fena bir yıl değildi. John Steinbeck, D.H. Lawrence ve Jane Austen’ın az bilinenler de dahil olmak üzere, neredeyse tüm eserleri farklı yayınevlerinden çıktı karşımıza. Tolstoy, Dostoyevski ve Balzac gibi klasik yazarlar her dilde belli aralıklarla yayımlanırlar, ama arada sırada bazı yayınevleri tüm eserleri dizi halinde, şık ciltlerle yeniden çıkarır, bu gelenek ülkemizde fazla olmasa da, yıldönümlerinde, özel anma dolayısıyla bu serilerin yayımlanması kitapçıları canlandırır. Bu sene yıllar sonra yeniden güzel çevirilerle Maxim Gorki, August Strindberg ve Katherine Mansfield’ı kavuşmamız gerçekten iyi oldu.

Nobelliler
Sevdiğimiz, tanıdığımız yazarların kitapları her zaman heyecanla beklenir, 2009’da da her romanıyla zevk verenlerin kitapları, hem de özgün dilde yayımlandıktan kısa bir süre sonra girdi kitap raflarına. En sevdiklerimin başında José Saramago’nun Filin Yolculuğu vardı. Saramago, Muhteşem lakabıyla tanınan Kanuni Sultan Süleyman’ın Viyana’yı kuşatmak üzere çıktığı yolculuktan yirmi yıl sonra, bu sefer Avrupa’nın en Batısındaki Lizbon’dan Süleyman adında bir fili yola çıkarır. Hedef yine Viyana’dır. Portekiz kralının İmparator Maximilian’a hediyesi olarak yola çıkan Süleyman, katı ve önyargılarla dolu engizisyon Avrupa’sında Hintli bakıcısıyla birlikte hoş bir tezat yaratır. Bir başka ünlü yazar J.M. Coetzee, Kötü Bir Yılın Güncesi adında, öncekilerden çok farklı bir temaya el attığı romanla çıktı karşımıza. Otobiyografik izler taşıyan romanda, yaşlı bir yazarın, Filipinli seksi bir kadın ve kurnaz kocası ile ilişkisini anlatıyordu. İlk başta çok basit bir ilişki üçgeni gibi görünse de, kurgusal tekniği ve formuyla çok ilgi çekiciydi. Üç farklı seste ve üç farklı çizgi üzerinde ilerleyen roman, aynı olayları başka açılardan göstererek ironik durumlar yaratıyordu. Romanda ön planda aşk üçgeni görünse de, romanı asıl ilginç kılan kurgu içine yedirilmiş denemelerdi. Coetzee bir yandan hepimizin aklını kurcalayan El Kaide, terörizm, iltica, hayvan hakları, turizm gibi geniş yelpazede konular üzerinde marjinal fikirlerini açıklıyordu, ciddiyetle ele alınmalarına rağmen bu konular günlük hayatın sıradanlığı içinde bir insanlık komedisi yaratmayı başarıyordu. Bir başka güzel roman, J.M. G. Le Clézio’nun Açlığın Şarkısı’ydı. Ailesinin, özellikle annesinin yaşamından esinlenerek yazılmış romanda, eski görkemli günlerini özleyen varlıklı ve soylu kesimin savaşlardan etkilenişini, sefaletle tanışmasını ve Avrupa’da hızla yayılan ırkçılığı anlatıyordu.

Tanıdıklar
Bunlardan başka, her kitabıyla gündeme gelen, sadece edebiyat çevrelerinin değil çok daha geniş kitlelerin de yakından tanıdığı yazarlardan da güzel kitaplar geldi bu yıl. Salman Rushdie Rönesans Floransa’sını merkeze koyduğu ama tüm dünyaya hâkim maceracı gezginlerin dilinden anlattığı Floransa Büyücüsü ile yine masallardan beslenen bir romanla gündemdeydi. Isabel Allende ise bu yıl tarihsel olayları tüm şiddet ve acımasızlığı, araya aşk öyküleri koyarak Canım Sevgilim Ines’de yazdı. Benzer bir roman Elsa Morante’nin Ve Tarih Devam Ediyor’uydu. Morante Alman işgali sırasında İtalya’yı, yozlaşmayı, soykırımı ve ahlaki çöküşü bireyler üzerinden anlatıyordu. İtalya’dan bir başka yazar, Paolo Giordano Asal Sayıların Yalnızlığı’nda yalnızlık içinde geçen çocukluğun ağırlığını; daha önceki romanlarıyla çok ilgi çeken Alessandro Baricco ise deniz kenarında bir pansiyona sığınmış farklı karakterleri anlattığı Okyanus Deniz de yılın ilginç romanlarıydı.

Yeniler yazarlar, hoş sürprizler
Bir de her zaman olduğu gibi, daha önce adını pek duymadığımız ama hoş sürpriz yapan yeni isimler girdi okuma alanımıza. Bunların başında çok çok ilgimi çeken, aylar geçmesine rağmen hâlâ netlikle hatırladığım Antoni Casas Ros’un Almodovar Teoremi’ydi. Korkunç bir trafik kazasında deforme olan bedeni ve sevgilisinin ölümünün ağırlığıyla yaşama pek tutunamayan bir genç adamın hikâyesi anlatılıyordu. Kendisinden “yüzü olmayan adam” diye söz eden anlatıcı, kendini bir Almodovar filminde hissetmeye ve Lisa adındaki travesti ile aşk yaşamaya başlar. Roman hem konusuyla hem de erotik uyarlamalarıyla dikkat çeken bir eserdi. Bir başka daha önce adını duymadığım bir yazar, Eduard Marquez’in de Brandes’in Kararı plastik sanatlar üzerine ilginç bir romandı. Başı Nazilerle derde giren Brandes’in sorunu kendi resimlerinden biri yüzünden değil, ünlü ressam Cranach’ın bir eseri yüzündendir. Elindeki resmi almak isteyen Nazi subayıyla giriştiği pasif düelloda yazar aslında Georges Braque’ın benzer bir hikâyesine gönderme yapar. Sanat eserlerinin sonsuzluğu karşısında sığ düşüncenin zamana yenik düşmesi, romanın temelini oluşturuyordu.
Bu yıl sözü edilen romanlar arasında Jodi Picoult’un Taş, Kâğıt, Makas, Jonathan Safran Foer’in Aşırı Gürültülü ve İnanılmaz Yakın ve Dave Eggers’dan Müthiş Dâhiden Hazin Bir Eser vardı. Taş, Kağıt, Makas bir idam mahkûmunun idam edilmeden önce günahlarından temizlenmek umuduyla, taşıdığı kalbi hayatını altüst ettiği kadının kızana vermek istemesini; Aşırı Gürültülü ve İnanılmaz Yakın 11 Eylül’de babasını kaybeden bir gencin, birkaç sene sonra bulduğu anahtarın gizemini çözme hikâyesini; Müthiş Dahiden Hazin bir Eser ise hayalleri ile sorumlulukları arasında sıkışan bir neslin hikâyesini anlatıyordu. Dave Eggers’in bu romanı 2009’da birçok önemli ödüle aday olmuştu, ayrıca çok satanlar listelerine de girmeyi başarmış, yılın iyi romanları arasında sayılmayı hak eden bir kitaptı.

En etkileyeciler
Sıra geldi bu yılın en etkileyici romanlarına. İlk başta, lafı fazla uzatmadan, beni çok etkileyen Haruki Murakami’nin Sahilde Kafka’sıyla başlayacağım. Bu kitabı okuduktan birkaç hafta sonra tanıştığım Japon metal sanatçısı Tadashi Koizumi, Murakami için “onun romanlarını Japonya’da fazla anlayan olmaz, çok zor eski bir dil kullanır ama yurtdışında çok sevildiğini görünce, Japonlar da sonunda ilgi gösterip okumaya başladılar” diye bir yorum yaptı. Bazı yazarları sadece çevirilerinden okumanın şanssızlık olduğunu düşünürdük ama demek ki değilmiş, çeviri bir bakıma dili basitleştiren bir unsur da olabiliyormuş. Ayrıca Murakami’yi dünya okurları Japon edebiyatının temsilcisi olarak görüyor ama belli ki Japon okurlar aynı düşünmüyorlar. Bu düşünceler yine de Sahilde Kafka’yı okurken aldığım zevke gölge düşürmedi. Gökten yağan balıklar, ölü kedilerin ruhlarından flüt yapan bir heykeltıraş, tanımlanamayan uçan objeler, mitolojik kehanetler, hayaletle sevişen on beş yaşında bir çocuk, vb… belki fazla uçuktu ama okuru içine gömercesine alabilmesini tam da bu olağanüstü ile olağanı dengede tutarak başaran bir romandı.
Bir başka hoş roman Michel Faber’in Günahkâr Kırmızı, Masum Beyaz adlı Viktorya Çağı edebiyatına göndermelerle dolu eserdi. Faber’in romanında Dickens ya da Eliot’ın roman kahramanları adeta yeniden canlanmış bize farklı yönlerini ilk kez gösteriyorlardı. Sansürcü ve baskıcı ahlakıyla bildiğimiz Viktorya çağının insanlarının fantezileri, cinsel hayatları, hayalleri ve en gerçek anlamda hayatları çıkıyordu okurun karşısına; yeni yeni gelişen sanayi şehirlerinin arka sokaklarında yaşayan fahişeler, yoksullar ve yankesicilerin dilinden anlatılıyordu bütün hikâyeler. Faber’in anlattığı dönem özellikle okuru düşündürecek cinstendi çünkü bir sanayi toplumu gelişiyor, yeni bir çağ başlıyor fakat bu gelişimler henüz sıradan insanların hayatlarına yansımış değil ve bu yüzden eskiden kalma sınıfsal ayırımlar, hor görülme ve aşağılanma değişmemiş durumdaydı.
Bu yılın romanlarından söz ettik ama bir de roman tadında Proust Bir Sinirbilimciydi adlı kitap vardı. Yazarı Jonah Lehrer, başlıkta sadece Proust’un adını geçirse de aslında insanlığın önemli kilometre taşları sayılan ressam, şair, yazar, bilimadamı ve hatta bir de şefin, zihnin işleyişini anlamamızda ne denli önemli düşünceler ortaya attıklarını, sinirbilim dalını nasıl etkilediklerini anlatıyordu. Lehrer, sanat ile bilim arasında, özellikle 19. yüzyılda kesin olduğu sanılan ayırımların, aslında hiç de net olmadığını, aksine bilimin sanatçıların yaratıcı güçlerinden çok etkilendiğini ve etkilenmeye devam ettiğini çok başarılı bir anlatıyla dile getiriyordu. 2009’dan akılda kalan ve iz bırakan bazı kitaplar bunlar oldu.

Pek yakında Türkçesi yayımlanır
Bu sene birkaç tane dilimize henüz çevrilmemiş fakat beni çok etkileyen roman okuma fırsatım oldu. Birincisi, sanırım çok geçmeden Türkçesi yayımlanacak olan Margaret Atwood’un The Year of the Flood (Tufan Yılı) idi. Dünyanın ve insanlığın sonuyla ilgili romanlar 1950’li, 60’lı yıllarda çok modaydı, sinemada da bu türün çok sayıda örneği görülmüştü fakat Atwood’un konuya yaklaşımı hem çok şiirsel hem de gizemli olduğundan dikkat çekiciydi. Roman boyunca okur tahmin edemeyeceği sürprizlerle karşılaşıyor ve kurgu her seferinde yeni bir yöne sapıyordu. Bir tarikat liderinin kehaneti, striptiz barında mahsur kalmış kadın, dünyada kendinden başka canlı kaldı mı merak içinde iki insan, hemen ilk satırlarda okuru yakalıyordu. Yine İngilizce okuduğum bir başka hoş roman, Dorota Maslowska’nın White and Red (Beyaz ve Kırmızı) adlı kitabıydı. Polonyalı birkaç dostuma en beğendikleri, heyecan duydukları Polonyalı yazarı sorduğumda hepsinin Maslowska’dan söz etmesi bende doğal olarak merak uyandırdı. Henüz yirmili yaşlarındayken yazdığı (yazar 1983 doğumlu) romanlarla dikkat çeken yazar, kendi yarattığı dille sokak argosunu harmanlıyor.

BBC Türkçe Servisi 65 yaşında

Savaş ÖZBEY /hurriyet.com.tr

image

II. Dünya Savaşı arifesinde kurulan BBC Dünya Servisi’nin Türkçe yayınları 20 Kasım’da 65 yaşına bastı. BBC Türkçe’nin özel bir önemi var. Sadece haberalma özgürlüğünün kısıtlandığı dönemlerde Türkiye’nin biricik haber kanalı olduğu için değil. Tarihi boyunca Bülent Ecevit, Hilmi Yavuz, Orhan Boran, Halit Kıvanç, Can Yücel, Nuri Çolakoğlu, Ferhat Boratav, Temuçin Tüzecan gibi isimlerin çalıştığı bir radyo bu.
İlk Türkçe radyo, Sovyet Radyosu’nu dinlerken ‘efendiler, bakın propaganda yapıyorlar’ diyen Atatürk’ün radyo kurulması direktifinden bir yıl sonra faaliyete geçti. Yıl 1927’ydi. 12 yıl sonra, Türkçe ilk kez uluslararası bir yayının da dili haline geldi.
1939’da beklenen büyük savaşın tarafları belli olmuş, dünya Nazi Almanyası ile İngiltere arasında saf tutmaya zorlanıyordu. Nazilerin Ortadoğu’ya yönelik propagandalarından rahatsız olan İngiliz Dışişleri, BBC’den bölgeye yayın yapmasını istedi. Yayınların parası dışişlerinin kesesinden çıkacak, ama BBC, bu yayınlar için de editoryal bağımsızlığa sahip olacaktı. Türkçe’nin de aralarında bulunduğu 43 dilde yapılan BBC yayınlarının prestiji de işte bu formülde yatıyor. BBC’nin editoryal bağımsızlık tutkusu ona dünya kamuoyu nezdinde itibar kazandırdı. Birçok başka yayın, örneğin Amerika’nın Sesi Radyosu, sadece propaganda yaptığından, bu saygınlığı asla elde edemedi.
ECEVİT’İN EK İŞİ

20 Kasım 1939’da yayına başlayan Türkçe Servisi, BBC’nin yabancı dil servislerinin ilklerindendi. Gerçi BBC savaşta tarafsızlığını bozmuş ve Fransız direnişçilere şifreli yayınlar geçmişti ama dış yayınlar öyle etkili olmuştu ki İngiliz Hükümeti barış zamanında da devam kararı almıştı.
BBC Türkçe yayınları, Doğu Bölümü’nün bir parçası olarak, Londra’nın dışında enfes bir parkla çevrili bir malikanede başladı. Çalışanların çoğu tanıdık vasıtasıyla işe alınmıştı, profesyonel spiker ya da gazeteciler değildi. Sonradan yazar olarak yıldızı parlayacak Feyyaz Fergar (Kayacan) bile gelişigüzel çeviriler yapıyordu. Üslubunun temizliği ve hitabetiyle göze çarpan tek bir genç vardı. Londra Basın Ataşeliği’nde görevli ve ek kazanç için BBC’de çalışan Bülent Ecevit:
‘İngiltere demokrasi ve basın hakları bakımından çok ileri idi. BBC Türkçe Servisi de görevini çok ciddiye alan insanlar tarafından yönetiliyordu. 1946-50 arasında Londra’da görevli iken, eğitim ve sanat programları için bana da yer verdiler. O dönem benim için çok eğitici oldu. BBC’nin yansızlığından şüphe etmedim. Özellikle Türkiye’de demokrasiye ara verilen dönemlerde BBC izlemeye hep özen gösterildi.’

KORE SINIF ATLATTI

1950’lerin başında çok partili sisteme geçen, Kore’ye asker gönderen, NATO’ya alınan Türkiye, BBC’de de sınıf atladı. Türkçe Doğu bölümünden alınarak Portekizce, İspanyolca, İtalyanca ve Yunanca’nın bulunduğu Güney Avrupa Bölümü’ne bağlandı. O sırada çeviri denetçisi olan ve daha sonra Türkçe bölümünün başına geçecek efsanevi müdür Andrew Mango’ya göre bu çok ileri görüşlü bir karardı:
‘Güney Akdeniz grubunun standartları bizimkinden daha iyiydi. 1958’de Türkçe Bölüm Müdürlüğü’ne atanınca Türk entelektüel hayatında ismi geçen gençleri işe almaya başladım. Can Yücel, Tektaş Ağaoğlu, Sadun Aren, sonra Orhan Boran, Hilmi Yavuz, gazeteci Yurdakul Fincancı, radyocu Mustafa Gerçeker bunlar arasındaydı.’
Böylece BBC yabancı bir radyodan ziyade, Türk medyasının yurtdışındaki bir uzvu haline geldi. TRT kurulduğunda, yapılan bir anlaşma ile 6 aylık sürelerle stajlar başladı. TRT ile BBC arasındaki bu değişim programı zamanında Londra’da olanlardan biri de Hilmi Yavuz’du:
‘Cumhuriyet’te gördüğüm bir ilan üzerine BBC’ye başvurdum. Çeviri ve ses sınavlarında başarılı olunca oradaki adıyla program assistant (haberci-sunucu) olarak 1964-69’da beş yıl çalıştım. TRT ile BBC arasında bir değiş-tokuş programı vardı. Ama tek taraflı işliyordu: Türkiye’den 6 aylığına staja gidenler oluyordu ama İngiltere’den gelen yoktu.’
CAN YÜCEL KOVULDU

İngiltere’ye gidenler arasında işten memnun olmayanlar da vardı: Ekibin en serserisi Can Yücel. Kılık-kıyafeti berbattı, kravat takmayı sevmez, sürekli buruşuk gömlek ve ütüsüz pantolon giyerdi: ‘Yavaş yavaş sıkıntı bastı, her gün aynı şey! Git oraya, haberleri tercüme et, aynı bokun soyu. Allah’tan Nazım sayesinde kovuldum. Nazım’ın öldüğü gün program yapmadık, unuttuk programı. Son bir iyiliği daha dokundu bana Nazım’ın…’
BBC Türkçe Yayınları’nın ünü yayıldıkça ünlüler Londra’ya gittiklerinde BBC’ye konuk olmaya başladılar. Vakur Versan, Munci Kapani, Metin And gibi üniversite hocaları BBC’den yayın yaptılar. 27 Mayıs 1960’tan önceki gergin dönemde bu ziyaretler çoğaldı. Can Yücel’in davudi sesiyle okuduğu bültenler o kadar etkili oldu ki DP hükümeti yayınların durdurulması için İngiliz Büyükelçiliği’ne başvurdu. Yanıt sonraları Türk hükümetlerinin sıkça duyacağı cinstendi: ‘BBC bağımsızdır, müdahale edemeyiz.’
Türkçe Bölümü’nün kendi içinde de gerginlik vardı. Burada iki bakan çocuğu bir aradaydı: CHP’li Hasan Ali Yücel’in oğlu Can ile DP’li Samet Ağaoğlu’nun oğlu Tektaş. Solculukta birleşiyorlardı ama yine de Tektaş babasının akıbetini düşünmeye mecburdu.
DP’den gelen baskılara direnen Mango, 27 Mayıs’tan sonra Türkiye’ye yaptığı ziyarette kahraman olarak karşılandı. Ancak BBC Türkçe, 27 Mayıs öncesi tarafsızlığını kaybetmiş değildi. Örneğin DP hükümeti son günlerini yaşarken, muhaliflerin yaydığı ‘DP Harbiyelileri öldürüp kıymasını yapmış’ şeklindeki yalan haberi yayınlamayı reddetmişti.
ORHAN BORAN’IN YUPPİ’Sİ

Orhan Boran, Nuri Çolakoğlu, Tayfun Ertan gibi genç yetenekler BBC’nin 1960’tan sonra da ününü sürdüren sesler oldular. Orhan Boran 1960’larda çok popüler olan Yuppi adlı kahramanını burada yarattı. Kendi sesini kaydettikten sonra bunu iki kat hızlı çalarak inceltiyor, böylece konuşturduğu Yuppi ile siyasi hicivler yapıyordu. BBC muhabiri olmanın da bir prestiji vardı. Halit Kıvanç bu prestiji bizzat yaşayanlardan:
‘1963’te orada bir yıla yakın çalıştım. BBC muhabiri olmak o kadar saygın bir şeydi ki bana verdikleri kartla Prenses Alexandra’nın düğününü izledim, kraliyet ailesinin girdiği yerlere girebildim. Sonra maaşıma zam yapıp bana beş yıl daha kalmamı önerdiler. Ama Türkiye’de televizyon kuruluyordu, hepimiz çok heyecanlıydık, döndüm.’
TRT’Yİ BIRAK, BBC DİNLE

12 Eylül darbesi, haberalma açısından yine bir buhran dönemiydi ve BBC Türkçe yayın süresini yarı yarıya artırdı. Yasaklıyken ilk mülakatını BBC’ye veren Süleyman Demirel meydanlara tekrar kavuşunca, halka ‘TRT’yi bırakın BBC’ye bakın’ çağrısı yaptı. BBC sayesinde yasağını delen bir başka ünlü de Bülent Ersoy’du. BBC Türkçe’deki 45 dakikalık programda Ersoy’la hem röportaj yapılmış, hem de şarkıları yayınlanmıştı. O dönemde (83-87) görev yapan gazeteci Ragıp Duran’a göre BBC hálá ‘radyo ve televizyon yayıncılığının Kabe’si.’
90’larda, BBC Türkçe yayınları, günlük yaşamın bir parçası haline geldi. Mart 1972’de TRT ve BBC arasında alınan kararla Londra’ya staja giden kadrolar yeni açılan Türk televizyon kanallarında görev alarak, yayıncılık anlayışlarını Türkiye’ye taşıdılar. 1992’ye kadar 5 yıl BBC’de bulunan Ferhat Boratav BBC’nin bu saygınlığı hak etmek için İngiliz Hükümeti’yle de çok kriz yaşadığını, Falkland Savaşı’nın iyi bir örnek olduğunu söylüyor.
BBC Türkçe Servisi, ilgiyi taze tutmak için ilklere imza atmaya devam etti. 1982’de Türkiye’de ilk kez seçim sonuç tahmini yapıldı. Nuri Çolakoğlu yönetiminde başarılan bu ilk için Güneri Cıvaoğlu, Güneş Gazetesi’nde ‘Beyler, seçim böyle izlenir’ başlıklı bir makale yazdı.
43 DİL, 50 MERKEZ 250 MUHABİR
BBC Türkçe’nin haftada toplam 13 saat yayın süresi var. Radyo RTÜK’ün hışmına da uğradı: 1999’da yayını 18 aylığına durduruldu. Radyo Televizyon Gazetecileri Derneği ise BBC’yi 2002 Dostluk ve Barış Ödülü’ne layık buldu. BBC’nin Türkçe bölümü, bu büyük kuruluşun geniş imkanlarından yararlanıyor. BBC’nin haber ağını dünyadaki 50 merkezden, 250 muhabir besliyor. Hafta içi her gün 07.00, 18.00 ve 22.30’da haber programları yayınlıyor. Programları canlı olarak BBC Türkçe’nin internet sitesinden (www.bbc.co.uk/turkish), Türkiye’de NTV Radyo’dan ve kısa dalgadan dinlemek mümkün.</DIV>

Yabancıyla sohbette dil bilmeye gerek yok

Emek Kaplangil / hurriyet.com.tr

image

Dünya çeviri yazılımında lider olan Babylon’un CEO’su Alon Carmeli ile dünyada çevirinin gittiği yön ile Türkiye’nin ve Türkçe’nin pazardaki hızlı yükselişini konuştuk.

emekkaplangil@hurriyet.com.tr

- Babylon’un yapısını ve iş modelini kısaca anlatabilir misiniz?

Her gün yaklaşık olarak 500 bin tekil kullanıcı babylon.com’u ziyaret ediyor ve bunların neredeyse 100 bin tanesi Babylon’un ücretsiz deneme sürümünü indiriyor. Bu 100 bin kullanıcının bir kısmı daha sonra ürünü gerek aylık gerekse de sınırsız kullanım için satın alıyorlar. Bunun dışında ürünlerimiz, şirketler tarafından toplu olarak da satın alınıyor. Gelir açısından baktığımızda, bireysel kullanıcılara satışlardan elde edilen gelir ile şirketlerin satın almalarından elde edilen gelir, neredeyse birbirine eşit düzeyde. Bunun dışında gelirimizin yüzde 30′luk kısmını Google ile işbirliğimizden kaynaklanan gelir paylaşım modelinden elde ediyoruz.

- Türkiye’de nasıl bir iş modeli yürütüyorsunuz?

Türkiye’de yazılım çözümleri üreten Medyasoft firması ile işbirliğimiz bulunuyor. Bu sayede şirketler ile daha yakından temas ediyor ve üreticilere OEM anlaşmaları yaparak çözümlerimizi gerek masaüstü gerekse de dizüstü bilgisayarlarda yüklü olarak tüketiciler ile buluşturuyoruz.

Çeviri uygulamalarının dışında Babylon’un bilgiye erişmede kolaylık sağlayan kurumsal çözüm uygulamalarını da satıyoruz.

- Kurumsal uygulamalarınızı hangi firmalara satıyorsunuz ve bu uygulamalar hangi çözümleri sunuyor?

Bilgileri farklı dökümanlardan, uygulamalardan toplayıp derleyen ve sistemleri birbiyle iletişim kurmasını kolaylaştıran uygulamalar sunuyoruz. Bu sayede müşterilerimiz bu bilgileri kullanarak kendileri için işleyişlerini kolaylaştıran uygulamalar geliştirebiliyorlar.

- Kaç kişililik bir ekibe sahipsiniz?

Her ay maaş alarak çalışan kırk personelimiz var. Ama bunun yanında çok sayıda kişiden dışardan destek alıyoruz.

- Babylon için gerek içerik üretimi, gerekse de teknik alt yapı ve yazılım geliştirme alanında toplam kaç kişi çalıştığına dair yaklaşık bir sayı verebilir misiniz?

İçerik yüzlerce kişi tarafından ve herhangi bir ücret talebi olmadan üretiliyor, her ay yüzlerce kişiden bu şekilde destek alıyoruz. Sayısı 100 ila 150 kişi arasında olan bir ekipten teknolojik destek alıyoruz. Bunun yanında birkaç yüz kişi de her zaman içerikle ilgili katkıda bulunuyor ve daha çok sözlük ve lügat desteğinde bulunuyor. Ama bu kişler maaşlı çalışan statüsünde yer almıyorlar.

- Kullanıcılar neden Babylon’u tercih ediyorlar?

Kullanım kolaylığı. Ürünün kurulumunu yaptıktan sonra bir tıkla aradığınıza ulaşıyorsunuz. Bilgisayar kullanıcıların hepsi teknolojiyi çok yakından takip eden insanlar değil, bu açıdan bakıldığında kolay kullanımın önemi ortaya çıkıyor. Babam bile teknolojiyi yakından tanımayan biri olarak Babylon kullanmaktan keyif alıyor.

- Kurumlara sunduğunuz profesyonel çözümlere birkaç örnek verir misiniz?

Türkiye 6 milyonu aşan ADSL abonesi ve yaklaşık 30 milyona varan kullanıcısı ile internet iletişimi konusunda dünyanın önde gelen ülkeleri arasında yer alıyor.

Fakat Türkiye’yi bu alanda daha önemli bir yere konumlandıran gerçek ise kullanıcı sayısındaki artış hızı. Dünyanın birçok gelişmiş ülkesinde, 2000′li yılların başı ile karşılaştırıldığında kullanıcı sayısı ortalama iki kat artış gösterirken bu oran Türkiye için yedi katına ulaşmış durumda.

İşte kullanıcı sayısının bu hızla arttığı ama bu kullanıcılara hitap eden Türkçe içeriğin aynı hızla artmadığı bir dönemde, internetteki her türlü içeriğe 31 dilde erişmeyi sağlayan dünyada 68 milyon kullanıcıya sahip Babylon çeviri yazılımının CEO’su Alon Carmeli ile konuştuk.

Dünyada birçok çağrı merkezine entegre etmiş olduğumuz sistemimiz bulunuyor. Bu sistem sayesinde bu merkezlerin çağrılara geri dönüş sürelerinde yaklaşık yüzde 50′ye varan gelişmeler sağlayabiliyorlar. Çünkü  Babylon’un kurumsal çözümleri, farklı veritabanlarındaki ilgili bilgileri hızlıca toplayarak, tek ekranda gösteriyor ve böylece isteklerin yanıtlanmasında etkinliği üst seviyeye çıkarıyor. Bu sayede, hizmeti veren çalışanlar, bilgileri aramakla kaybedilen zamandan tasarruf ediyor.

Bankalar da bu hizmetimizden çokça faydalanan kurumlar arasında yer alıyor. Bu noktada bir çok uygulama çalıştırmaktansa, Babylon birçok işi sizin yerinize yerine getiriyor.

- Burada Babylon’un bir düzenleyici olarak görebilir miyiz?

Düzenleyiciden çok Babylon’u gerekli şeyi hızlıca önünüze getiren aracı olarak görebiliriz.

- Peki çeviri uygulamalarınız konusunda neler söyleyeceksiniz?

Kurumların çoğu Babylon’u kurumsal uygulamalardan çok çeviri amacı ile satın alıyorlar. Bu sayede hem dış dünya ile iletişimin önünü açıyorlar hem de bulundukları sektörde kendi dillerinde ulaşamadıkları kaynaklara ulaşma şansı yakalıyorlar.

- Neden Türkiye pazarını seçtiniz.

Biz seçmedik, pazar kendiliğinden bize kendini gösterdi. Babylon, dünya pazarlarına yayılmada demokratik bir yol izliyor. Biz, bize en çok gelene bakıyoruz ve ona daha iyi servis verme amacını taşıyoruz.
Bunu aslında bizim size, "Bizi tercih etmenizin nedeni ne?" diye sormamız gerekiyor.

Pazardaki gelişme bu şekilde olunca da şimdi burada iş yapmanın zamanı diyoruz. Çünkü pazarın durumu bizi bu noktaya götürüyor.

- Peki bu ilginin nedeni size göre nedir?

Türkiye 20 yaşın altında yoğun bir genç nüfusa sahip ve bu gençler iyi eğitimli, merak eden bir yapıya sahipler. Buna karşın Türkçe sadece Türkler tarafından konuşuluyor ve bu dil kullanılarak yaratılmış içerik bu kitleyi doyuracak düzeyde değil. Gerek hukuk, gerek kimya ya da otomotiv alanında yazılmış eserleri incelemek istediğinizde bu dilde yazılmış sınırlı kaynaklar ile yetinmek zorunda kalıyorsunuz.
Bu kitle Babylon’u bu eksikliği gidermede bir araç olarak kullanıyor.

- Türkiye’den günde yaklaşık kaç kişi ücretsiz deneme sürümünüzü indiriyor?

Türkiye’den günde 5 bin ila 10 bin kişi sitemize gelerek ücretsiz yazılımımızı indiriyor. Ama burada önemli olan nokta, Türkiye’den gelen talep çok hızlı şekilde artıyor. Bundan birkaç yıl önce buradaki kullanıcı sayısı toplam kullanıcıların yüzde 2’si kadarken, bu oran şimdi hızlı bir şekilde yüzde 10 seviyesine doğru ileriliyor.

- En çok kullanıcı sayısı hangi ülkeden?

En çok ABD’de tercih ediliyoruz. Bunun en önemli nedeni ise bu ülkede yaşayan göçmen vatandaşların İngilizce’ye olan gereksinimleri. Türkiye ise ABD’nin yanı sıra Brezilya, Almanya, İtalya ile birlikte ile beş ülke arasında yer alıyor.

- Peki Türkiye’deki kullanıcı sayısındaki bu artış devam ederse birkaç yıl içerisinde liderliği ele geçirebilir mi?<IMG alt=http://preview.hurriyet.com.tr/preview/image.aspx?picid=8128791 align=right src="http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/arsivimage.aspx?picid=8128791">

Evet, kesinlikle ele geçirebilir. Grafiklere baktığımızda gidişat bu yönde.

- Dillerin yapısı göz önüne alındığında Türkçe’nin zor bir gramer yapısı olduğu söyleniyor. Siz tercüme yaparken Türkçe ile yaşanan bu zorluğu aşabildiniz mi?

Bu sorunun cevabını şu şekilde vermek gerekir:

Şu andaki çeviri kalitesi ile bundan birkaç yıl önceki çevirinin kalitesini karşılaştırdığınızda arada dağlar kadar fark olduğunu görebilirsiniz. Bu konuda bizi cesaretlendiren diğer bir gelişme de, yazılımı indirenlerin sayısındaki hızlı artış. Eğer, çeviri anlamında tatmin edici bir ürün sunmuş olmasaydık bu kadar fazla sayıda kullanıcı tarafından tercih edilmezdik diye düşünüyoruz.

Ben şahsi olarak her ülkede yapılan ürün lansmanlarımıza katılmıyorum. Ama Türkiye bu lansmanlara katıldığım birkaç ülke arasında yer alıyor. Türkiye’ye önem veriyoruz. Verdiğimiz bu önemle Türkçe çeviri kalitesinde önümüzdeki birkaç sene içerisinde çok daha büyük gelişmelerin olacağını şimdiden söylebilirim.

- Türkçe için özel bir metod uyguluyor musunuz?

Kelime ya da cümle cevirileri olarak bakıldığında Türkçe için üst seviyede belki de en üst seviyede içeriğe sahibiz. Metin tercümesi için de şu anda pazarda bulunan yazılımlar içerisinde en başarılıyız diyebilirim. Ama bunun geliştirilmesi gerekiyor ve çalışmalarımızı bu yönde devam ettiriyoruz. Bu doğrultuda elimize geçen her türlü kaynaktan yararlanıyoruz. Bu doğrultuda  üniveritelerin kaynaklarında tutun da sinema filmlerindeki alt yazılara kadar birçok kaynağı kullanarak, çeviri motorunu güçlendiriyoruz.

- Bu amaçla Türkçe internet sitelerini de araştırıyor musunuz?

Elbette, bu siteleri de araştırıyoruz.

- Özellikle hangi içeriğe sahip siteleri araştırıyorsunuz?

Her türlü siteyi bu amaçla araştırıyoruz. Makineler tarafından yapılan çevirilerin veritabanında çoğunlukla Birleşmiş Milletler tarafından resmi olarak tercümesi yapılmış, halka açık belgeler bulunmakta. Ama bu belgeler genellikle spesifik konulara yönelik olduğu için geniş bir veritabanı için eksik kalmaktadır. Bu yüzden biz bu açığı kapatmak için çok çeşitli alanlardaki kaynaklardan faydalanıyoruz.

- Bir anlamda arı gibi çalışarak her çiçekten bal aldığınızı söyleyebilir miyiz?

Evet, kesinlikle bunu söyleyebiliriz.

- Babylon 8, MSN Messenger ile entegre kullanılabiliyor mu?

Evet kullanılabiliyor.

- Örneğin, hiç İngilizce bilmeyen bir kişi karşısındaki kişiye sadece Türkçe yazıp, söylediklerinin yüzde yüz doğru tercüme edildiğinden emin olabilir mi?

Hayır, henüz değil. Çünkü makinalar tarafından yapılan tercüme daha o noktaya erişmiş değil. Ama, karşısındaki kişi örneğin İngilizce yazarsa, bu dili hiç bilmeyen ve sadece Türkçe bilen kişi onun ne söylediği konusunda fikir sahibi olabilir. Aynı şekilde İngilizce bilen kullanıcı da Türkçe yazılanlar konusunda fikir sahibi olur. Bu noktada makinaları bizim yerimize yazan değil de yazdıklarımızın anlaşılmasını sağlayan aracılar olarak görmeliyiz.

- Türkiye MSN Messenger kullanıcısı sayısında dünyanın önde gelen ülkeleri arasında yer alıyor. Çoğunlukla genç nüfus bu iletişim aracına sosyalleşmek için başvururken, karşı cins ile flört amacı içinde sıkça kullanılıyor. Biraz mizahi bir soru olacak ama, sizce Babylon bu gençlerin yabancı karşı cinsleri daha kolay iletişim sağlamasını kolaylaştıracak mı?

Tabii ki o yönü ile düşünülürse, plajda tanıştığınız bir yabancı ile iletişim kurmanızda kolaylık sağlayacaktır.

- Faaliyet gösterdiğiniz alanda pazar payınız nedir?

Pazar payı konusunda net bir oran veremem ama küresel pazarda liderliğe büyük oranla sahip olduğumuzu söyleyebilirim. Rakiplerimiz ise genellikle faaliyet gösterdiğimiz ülkelerdeki bulunan köklü yerel yayıncı kuruluşlar. Fakat marka bilinirliğimiz sayesinde yerel pazarlarda da güçlü bir pozisyona sahibiz.

Sadece çevirmenler okumasın

Doğan Hızlan hurriyet.com.tr

image

ÇEVİRİNİN ulusların kültür yaşamının biçimlenmesindeki rölünü, etksini biliyoruz.
Çeviri edebiyatının kültürel, edebî zenginleşmemizdeki işlevini, Hasan Âli Yücel’in kurduğu Millî Eğitim Bakanlığı Klâsikleri sayesinde sağladığımızı anımsatmak gerekir. Tercüme Bürosu eğitim girişimlerimizin en önemlisidir.
Ülker İnce, Işın Bengi-Öner’in Kızılcık karpuz olur mu hiç? İlâhi çevirmen çalışması, ilk okuyuşta sadece çevirmenleri ilgilendiren bir kitap gibi görünebilir. Ancak, çeviriye meraklı, çeviri üzerine düşünen, çeviri yapmak isteyen herkes bu çalışmadan yararlanacaktır. Kitabın kapağındaki bir yazı, çalışmanın amacını, niteliğini belirliyor: “Metin türü bilgisine sahip, çevirinin gereklerini kavramış, bilinçli kararlar alabilen çevirmenler yetiştirmek nasıl mümkün olabilir? Bu soruya yanıtlar arayan deneysel bir Metin Atölyesi çalışması…”
İyi bir çevirmen olmak için bu derslere girdiniz, bu kitabı da okudunuz. İşte asıl emek verilecek bölüm bundan sonra başlıyor.
Çevirmen nasıl olmalı, çeviride yetkinlik için gereken ögeler nedir? Cevabını kitaptan alalım; “çeviride yetkinlik, çevirmenlerin her iki kültüre ve dile hâkim, her iki kültürde de metin bilgisine ,erek dilde metin üretme becerisine sahip ve tabii, kültür ile dil durağan, değişmez şeyler olmadığı için, her zaman araştırmaya gereksinim duyan ve araştırmayı bilen kişiler olmasına bağlı.”
Kitabın başındaki bilgileri öğrenip, sindirdikten sonra, Uygulamalar’a geçeceksiniz. Şiiri çevirirken karşılaşılan güçlükler, aşılması gereken engeller, bu uygulamalarda çözüme ulaşıyor.
Alınan örnekler sıradan bir edebiyat okurunun bildiği parçalar, onun için kitabı çevirmen olmayanlar da okuyabilir diyorum. Çünkü bir okur, bu çalışmanın, uygulamanın izini sürerek, bir çevirinin başarılı olup olmadığını anlayabilir. Örnekleri yazınca, bu yargıma katılacaksınız.
Orhan Veli’den; ‘İlâhi Kızılcık’, Can Yücel’den, ‘Kitabesiz Seng-i Mezar’, F.Scott Fitzgerald’ın The Great Gatsby romanından bir parça, Lawrence Durrell’in Bitter Lemons of Cyprus adlı kitabından bir parça.
Çevirideki bazı kavramlar üzerine de tartışacak bilgileri burada okuyacabileceksiniz. Hiç kuşkusuz, hepimizin çeviri denince zihnimizi kaplayan, sadakat sorunu aklımıza yine gelecektir. Sonsöz’de, bu sadaket meselesine değiniliyor:
“Kitabın başlığında bir soru cümlesi var ve sanki yanıtı da içinde: Kızılcık karpuz olur mu hiç? İlâhi çevirmen! Elbette olmaz! Bunu bilmeyecek ne var? Ama dikkat edilirse kitabın bu soruya yalnızca ‘Olmaz’ yanıtını vermediği görülecektir.”
Örneğin Orhan Veli’nin “Kızılcık” şiiri üzerinde çalışırlarken, bu kısa ama bütünlüklü metin üzerinde birtakım değişiklikler yaparak çeviride karşılaşılan sorunlar incelenmiş. İLk etapta kızılcık meyvesinin yerine başka meyve isimleri yazılarak bütünlügğün bozulup bozulmadığı, eğer bozuluyorsa neden bozulmuyorsa neden diye sorularak çevirmen adaylarından açıklamalar istenmiş. İki aday bozulmadığını zira burada anlatılmak istenenin kızılcık meyvesi değil, eğretileme yoluyla başka şeyler olduğunu dile getirmişler. Bozulduğunu düşünen adaylardan ikisi meyve ismiyle beraber mantıksal bütünlüğün de bozulduğunu, dolayısıyla başka cümlelerde de değişiklik lyapılması gerektiğini ifade etmiş. Dördü geleneksel “şiir bütündür” anlayışı dolayısıyla bozulacağını dile getirmişler. Daha sonra bunu detaylandırarak iyi bir çeviride olması gerekenleri aktarıyor İnce ve Bengi-Öner. Çeviri metnin kaynak metinle ilişkisi sıkı olmalıdır, ortaya çıkan işin metnin aslıyla ilgisi görülebilmeli ve çevirmende çeviri bilinci ile çeviri kararları olabilmelidir. Bunun da metinsel olarak sağlam dayanakları olmalıdır. diye bu uygulamanın ana fikrini açıklamış İnce ve Bengi-Öner. Uzman veya konuya ilgili herkes için yararlı bir kitap.
DOĞAN HIZLAN’IN SEÇTİKLERİ
Emrah Serbes Erken Kaybedenler İletişim
Franz Kafka Bir Kavganın Tasviri Can
Irmak Zileli Halit Refiğ – Doğruyu Aradım Güzeli Sevdim Bizim Kitaplar
D. Miller, J. Taylor Mimarlık NTV Kitap
Halil İnalcık Devlet-i ‘Aliyye İş Bankası Kültür Yayınları



Bir de bunlara bakın

Hemen ayrılmayın. Bir de sizler için faydalı olabilecek bu sitelere bir göz atın.