ÇeviriDergisi.net Hoşgeldiniz

Avatar

Bir çeviri hikâyesi

Tolkien’i önyargıları tehlikeli bir yazar olarak görüyorsanız, neden onu çevirmekten vazgeçmiyorsunuz? Çok sattığı ve iyi para kazandıracağı için mi?

Okuyan Us Yayınevi tarafından basılan Tolkien’in ‘Noel Baba’dan Mektuplar’ adlı kitabı çevresinde yaşananlar öylesine zengin Türkiyelilik malzemesi sunuyor ki soluk soluğa 13 bölüm izlenebilecek bir diziye fazlasıyla yeter. Öncelikle babası tarafından dehanın sınırlarında gezinmeye bırakılmış 16 yaşında bir kız çocuğu resme giriyor. O yaşta bir çocuğun Tolkien gibi cerbezeli bir yazarı bütün dil oyunları ve anlam tuzaklarıyla birlikte dilimize çevirebilmesinin mümkün olmadığını sanırım herkes takdir ediyor. Ama küçük Roksan’ın altı yaşında Türk edebiyatının önde gelen yapıtlarını yutmuş, sekiz yaşında ‘Alice’ üzerine yazdığı tezle Oxford’da yankı uyandırmış, 12 yaşında dilbilim doktorasını tamamlamış olması da muhtemel. Dahi çocukların yapabilecekleriyle yapamayacaklarının tartısı bizde değil elbet. Bu noktada büyük ihtimalle çok zeki ve yetenekli olan Roksan’ın arkasındaki baba gölgesi önümüze düşüveriyor. Arif Çağlar, bu çeviri çalışmasının ardında durmuş, ‘yardımını, önerisini ve katkısını’ esirgememiş. Nitekim, kızının uyguladığı sansür hakkındaki açıklamaları, söz konusu sansürün mimarı olduğu hissi uyandırıyor. Yayınevindeki toplantıya birlikte katılmışlar. Okuyan Us Yayınevi’nin açıklamasında konuyu gündeme taşıyan gazeteye yönelik bir öfke sezmemek mümkün değil; “Üstelik bu tesbitin bir habercilik harikası değil, çevirmenin kitaba yazdığı notta yer alan, çevirmenin kendisi tarafından verilmiş bir bilgi olduğunu da anımsatmak gerekir”. Gerçekten de küçük çevirmen önsözde açıklıyor: “Tolkien’in, Noel Baba’nın 23 Aralık 1932 ve 21 Aralık 1933 tarihli iki mektubunda 1453 tarihini vererek gulyabanileri İstanbul’un fethiyle birleştirmeye çalışmasını, düşüncesizce tekrarlanan dinsel bir önyargı olduğu için Türkçe metine almadık.” Çevirmen devam ediyor: “Buna karşılık Tolkien…1933 tarihini vererek gulyabanileri Almanya’da iktidarı ele geçiren bir felaketle birleştirmekte haklı.” Yani çevirmenin HAKLI bulduğu tarihi göndermeler de var. Onlara dokunmamış. Dil bilinci kadar tarih okuma bilinci ve milli hassasiyetinin de çok gelişmiş olduğu anlaşılıyor. Çocuklara yönelik bir kitapta önyargı bulunmaması gerektiğine karar vermiş 16 yaşındaki çevirmen. Babasının açıklaması da zaten o yönde: “Burada en önemli nokta, bir çocuk kitabının söz konusu olması. Batı dünyasındaki temel bir önyargıya dayalı bir tarih göze çarpıyor. Büyükler için bir kitap olsa bence tarih kalmalıydı. Ancak çocuklara ait savunmasız dünyaya böyle kültürel bir önyargıyı sokmamalıyız diye düşündüm.” Gördüğünüz gibi baba Çağlar, hassasiyetini dile getirirken uygulanan sansürün gerekçelendirmesini de ilk elden yapmış oluyor. Bununla da yetinmiyor. Ona kalırsa 1453 tarihi orijinal metinden de çıkarılmalıymış. Tolkien otuz küsur yıldır hayatta olmadığına göre böyle bir önerinin Anglosakson dünya tarafından değerlendirilmesi epeyi karmaşık bir süreç gerektirecek. Bu haddini bilmez Türk okumuşu dili insanın asabını bozuyor tabii. Çocukları Tolkien’dan korumaya çalışırken kendi çocuğunu küçük bir sansürcü olarak üstümüze sürmesi, çocukları asıl kimden korumak gerektiği üstüne açık bir örnek oluşturmuyor mu? Her şeyden geçtim, çocukların gerçekten umurunda mı 1453 tarihi? Neden olsun? Tolkien’ı önyargıları tehlikeli bir yazar olarak görüyorsanız, neden onu çevirmekten vazgeçmiyorsunuz? Çok sattığı ve iyi para kazandıracağı için mi? Pekiyi bu, sizin o göz yaşartıcı maneviyatınız üstüne nasıl bir ipucu sunuyor? Kaldı ki Tolkien’ın bütün örtük göndermelerinin farkına varıp bir bir değerlendirebilecek kapasitede olduğunuzdan emin misiniz? Kim bilir ne ürpertici İslam ve Türklük düşmanlığını cilalayan metaforları kaçırdınız? Sizin milletinize, çocukların milli hassasiyetine yönelik sorumluluğunuz bu kadarcık mı? Şaka bir yana milliyetçiliğin kurnazlıkla ilişkisi üstüne düşünme fırsatı da tanıdığı için de bu Türkiye hikâyesine şükran borçluyuz. Okuyan Us Yayınevi’nin açıklaması da uzun uzun söylem analizine yatırılası bir metin. Öncelikle telif konusunda uyarılarda bulunan Celal Üster’e bir dokundurma var. Kısaca ‘ülke şartları’ diyor, Okuyan Us. Telif konusu labirentmiş, kimse net bilemiyormuş. Kaldı ki büyük ressamların eserlerini kapaklarına basanlar ne olacakmış? Bu açıklamayı İngilizce’ye çevirmeye kalksanız fena halde zorlanırsınız. Bu mantık burkulmasının karşılığı ancak milli Türk kültüründe bulunabilir. Kısaca özetleyecek olursak, ‘biz yaptık ama siz de yapmamış mıydınız, kendinize bakın’ anlamına gelir ki anlam demesek ne çıkar. Yayınevi açıklamasına, ülkemizde klasiklerden çağdaş eserlere kadar birçok kitabın çevirisinin ne kadar özensiz olduğu saptamasıyla devam ediyor. Ama bunlardan pek söz edilmiyormuş. Burada da yine yukarıda hatırlattığım milli Türk söyleminin paranoya hattı kendini açık ediyor. Kısaca, ‘yani bir tek biz yapınca mı suç oluyor’ diyesi, insan derinliği üstüne dizi dizi inciler yayımlamasıyla sivrilmiş Okuyan Us yayınevi. Sonra da ‘çocukların savunmasız dünyası’ndan, bu kararın ‘çevirmenin tavsiyesi doğrultusunda, yayınevinin ortak kararı’ olduğundan dem vuruluyor. Ama en olağanüstü saptama, sona saklanmış. Bu dilin sınırları içinde doğmuş kimsenin yadırgamayacağı bir savunma cümlesi: “Kim bilir, 1453 tarihi kitapta aslındaki gibi yer alsaydı bu defa da ‘Türk düşmanı bir söylem’ barındıran bu kitabı neden yayınladığımız tartışılacaktı.” Böylesi utanmaz bir Us karşısına dikilip, bir yayınevinin görevi okuru ‘önyargılardan’, ‘yanlış fikirlerden’ korumak değildir demenin yararı olacak mı? Sansürün, nasıl gerekçelendirilirse gerekçelendirilsin sivil bir kültür üreticisi-yayıcısı için kabul edilemez olduğunu hatırlatmanın? Bir yayınevinin varlık nedeninin sansürün her türlüsüne karşı konumlanmışlık olduğunu söylesek işe yarar mı? Çevirmenlerin, çalıştıkları metin üstünde asla böyle bir karar hakkı yoktur. Hem hukuki hem de ahlâki açıdan. Bakalım Tolkien’ın varisleri bu konu kendilerine yansıtıldığında nasıl bir önlem alacak? Burada bitmiyor. Küçük Roksan ve babasının inançlı bir ikili olarak ortaya atılması, yayınevinin kabahatinden büyük özrü tartışıladursun, ünlü bir çevirmen itiraflarıyla ortaya çıkıyor. Nihal Yeğinobalı, Manuel Puig’in ‘Örümcek Kadının Öpücüğü’nü çevirirken kitapta iki erkek arasında “üç-dört satırlık oldukça grafik bir sevişme sahnesi”ni sansürleyiverdiğini anlatıyor. “Bu üç-dört satırlık anlatım pek önemli değil diye düşündüm. Hâlâ da aynı fikirdeyim, o üç satır yüzünden koskoca kitap kazaya, sansüre uğrayabilir diye ufacık bir sansürü kendim yaptım”. Yeğinobalı, sansürün ufacık, zararsız, fedakâr yorumuyla anılacak bundan sonra. “Koskoca kitap kazaya uğramasın” diye yapıverdiği sansür, o kitabın tam da yüreğiydi. Ama ne gam. Biz klasiklerle, “burada kahramanımız 3 sayfa kadar Hıristiyanlık tartışması yapıyor”, “burada bizi ilgilendirmeyen bir konuda uzun uzun konuşurlar” şeklinde çevirmen notlarıyla tanışmış bir milletiz. Herkesin ahlâkçı, tüccar, jandarma, milli hassasiyet bekçisi editör olmaya can attığı ülkemizde bizi bu dünyayla aramıza giren had bilmezlerden kim koruyacak?

YILDIRIM TÜRKER

Kaynak: Radikal

Henüz yorum yazilmadi, Yorumlar ve Ilgili Yazilar

Reply to “Bir çeviri hikâyesi”

Yorum gondermek için Giris yapmaniz gerekiyor.

Bir de bunlara bakın

Hemen ayrılmayın. Bir de sizler için faydalı olabilecek bu sitelere bir göz atın.